Ana Sayfa Köşe Yazarları 26.03.2024 947 Görüntüleme

SESSİZ ÇIĞLIK 

Şimdilerde kime el atsak kime dokunsak herkes dertli, ağlamaklı. Herkesin farklı farklı sıkıntıları mevcut. Aslında hayat kahrı ile, dikenli yolları ile, gam ve kederi ile de güzel. Çünkü nefes alıyoruz, yaşıyoruz. Bunca sıkıntılara rağmen kahkaha atacak, sevinecek sebepler bulabiliyoruz. Bulamayanlar, pes edenler, pes edecek duruma gelenler de yok değil tabi. Onlarda bilmeli ki senin derdin bir diğerinden hafif değil, bir diğerinin ki öbüründen daha hafif değil. Herkesin derdi kendine göre ağır  ama kimse pes etmiyor, yıkılmıyor. En küçük canlı olan karıncaya bile sorsan onun derdi hepsinden ağırdır. Hiç durmadan kendine, bağlı olduğu koloniye yiyecek taşır; hiç usanmadan bıkmadan; hem de bütün bir ömür. 

Birazdan anlatacağım hayat hikayesi işte tam da buna bir örnek; ama inanın onların hikayesinden de daha dram içeren yaşamlar mevcut. Bu acıklı hayat hikayesine dokunuş yaptığım aile benim de yakından tanıdığım insanlar. İbret verici yaşam hikayesinde yaşama tutunmak için her daim bir sebep olduğunu gösteren bir yaşam öyküsüdür bu. Aslında yakından tanıdığım kişi benimle dertleşip içinde kopan fırtınaları bir nebze de olsa dindirmek istemişti. Kendisinin de iznini alarak bu hikayeyi onun ağzından paylaşmak istedim sizlerle. 

“Bunları anlatmak o kadar zor ki neresinden başlasam bilemiyorum. O  doğduğunda tüm ailenin bir anda neşesi oluverdi aslında. Yanlış anlaşılmasın; hala da neşesi ama buruk bir neşe tabii ki. Ablası ve abisinden farklı olarak yeşil ve mavinin her tonunu yansıtan cam göbeği rengi gibi gözlerle adeta etrafa üstünlük kuran bir edası vardı. Siyah gür dalgalı saçlarının parlaklığı, ele avuca sığmaz haylazlıkları ile tüm evin maskotu olmuştu. Bir başka abla abi onun bu farkındalıklarını kıskanır ama onlar tam tersine abi ve abla olmanın verdiği bir gururla bizim afacanı daha da şımartırdı. Bu mutlu günler bir süre devam etti. Sonra bizim de fark ettiğimiz ama adını koyamadığımız bazı belirtiler ortaya çıktı. 

Çocuğu olanlar bilirler; çocuklar ilk 6 ayda hecelemeye başlar, 12. ayda kelime söker, 18. aylarda falan kelime dağarcığı gelişir ve 24. aydan itibaren de birden fazla kelimeleri bir araya getirmeye başlar ve en sonunda da en geç 4-5 yaşına kadar da akıcı olarak konuşmaya başlar ki zaten ana okulu ve ilkokul çağına yaklaşmış olurlar. 

3 yaşına kadar olan evrede hiç bir şeyden şüphelenmedik; bazı çocuklar geç konuşur diye biliyorduk çünkü. Zaten onun dışında gözle görülen bir kusurda olmadığı için yok yere kuruntuya düşmedik. Fakat zaman içinde o neşeli, yerinde duramayan, sürekli bir şeyler heceleyen çocuk yavaş yavaş kaybolmaya başladı. İşte bizim de hayatımız o dakikadan sonra tam bir karabasana döndü. Çocuk elimizden yavaş yavaş kopmaya başlamıştı. İletişim kurmakta zorluk çekiyorduk. Ne yapacağımızı şaşırır olmuştuk. İlk iş bir doktora gitmek oldu; ama hangi bölüme gidecektik: dahiliye mı! Çocuk psikolojisi mı! Nöroloji mı!  

Özel bir hastanede soluğu alıp sıkıntımızı anlatınca bizi çocuk nörolojisi bölümüne sevk ettiler. Çocukla ilgili her türlü tahlil, tomografi, bilgisayarlı tomografi yani yapılabilecek ne varsa yapıldı. Her şey bittikten sonra da doktor bizi karşısına alıp sıkılgan bir surat ifadesi ile konuşmaya başladı.  

Öncelikle geçmiş olsun diliyorum. Çocuğunuzla ilgili tüm tıbbi tetkikler yapıldı. Bunu size nasıl söyleyeceğim bilemiyorum ama bunun artık saklanacak bir tarafı yok; sizi bundan sonra çok meşakkatli bir süreç bekliyor. Sabırlı ve anlayışlı bir  kimliğe bürünecek, çocuğunuza en büyük katkıyı, en fayda getiren tedaviyi siz üstleneceksiniz. Çocuğunuzun sadece konuşma ile ilgili bir sıkıntısı yok. Bunun haricinde göz teması sağlamama, kendi içine kapanma, hiç bir kulak rahatsızlığı olmamasına rağmen dış seslere kulak vermeme, acıya ve tepkiye karşı duyarsız olma, esprilere karşı ilgisizlik, sarılma ve öpmeye karşı tepkili olma, aşırı hırçın ve sadece basit bir objeye karşı gözünü dikip onunla ilgilenme gibi belirtilerinin mevcut olduğunu gördük. Bu semptomları gösteren hastalara biz tıp dilinde otizm teşhisi koyuyoruz. 

Bunları duyunca bütün dünyamız karardı tabi. Sanki çocuk değil de bize amansız bir hastalık teşhisi konmuş gibi hastaneden çıktık. Doktor hastanede iken kendileri  irtibatı kesmememiz gerektiğini, bu konuda ihtisas sahibi uzmanlara yönlendirme yapabileceklerini söyledilerse de geri kalan nasihatları dinleyemeden çıktık.  

Daha sonra zaman içerisinde başka doktorlara da gittik; hepsinin teşhisi aynıydı maalesef. Bir karara varmalıydık; çünkü her geçen zaman bizim ve çocuğun aleyhine işliyordu. En nihayetinde bir klinikte tedaviye başladık. Tedavi tüm gün sürüyordu. Çünkü hastanede doktor, evde de biz tedaviyi devam ettiriyorduk. Milim milim ilerlenilen bir yol bu ama yapacak da bir şey yoktu. Çocuğu iyi etmeye çalışırken kendimizi ve diğer çocukları da ihmal etmiştik maalesef. Aynada kendimizi tanıyamaz hale gelmiş, diğer çocukların dersleri, sıkıntıları ile ilgilenemez olmuştuk. 

Tedavi süreci hala devam ediyor; ömür boyu da devam edecek. Bu tip hastalar bir aşamadan sonra kendi kendilerine yetebilecek düzeye geliyorlar diye söyledi doktor. Biz de şimdi o noktayı hedef aldık. Ama ömrümüz buna yeter mi bunu da zaman gösterecek.  

Yazımın başında da dediğim gibi her bacası tüten ailede farklı farklı hayat hikayeleri, farklı farklı acılar, sıkıntılar mevcut. Ama yine de hayat her şeye rağmen güzel. Benim şu sıkıntım var, bu sıkıntım var deme; senden de beteri olduğunu unutmayacaksın. Her başımızı çevirdiğimiz noktada umutsuz, gelecek kaygısı olan, kimseye güvenmeyen, şüpheci, aciz insanlar görülüyor. Bunun da tıbbi teriminin hastaneye gide gele paranoya olduğunu  öğrendik. Yani toplum olarak paranoyak olmuşuz da haberimiz yok; dibini sıyırıyoruz yani.  

Diyeceğim o ki; İki günlük dünyada sağlıktan önemlisi yok millet; herkes kendine dikkat etsin; yoksa yarın herşey geç olabilir. 

      

      

      

Kavacık Mah. Fatih Sultan Mehmet Cad. Tonoğlu Plaza No: 3/4 - +90 532 387 73 79 - BEYKOZ - İSTANBUL

Tema Tasarım | AnatoliaWeb