Ana Sayfa Köşe Yazarları 6.05.2022 1581 Görüntüleme

AKIL TUTULMASI!

Ne oldu bize böyle?

Dalgaların yıllarca azimle kayalara vurup aşındırdığı gibi.

Neoliberal saldırılar da Türk milletine, aynı azim ve kararlılıkla vura vura pusulasını şaşırtmış vaziyettedir.

“Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete.”

 

Değer yargılarımız, yaşam tarzımız süreç içinde doğal olarak değişti sanıyorsunuz değil mi? Yok o öyle olmadı, planlı ve sistemli bir şekilde öyle bir değiştirildi ki, içine savrulduğumuz bu girdabın sonrasındaki sen, artık sen değilsin. Yeni nesil öncesini yaşamadı, aradaki farkı da bilmiyor ama kaç kişi bu olumsuzlukların farkında?

Dönüştürüldük ve dönüştürülüyoruz ama neye?

Sizlerden ricam bu yazıyı okuduktan sonra arkanıza yaslanıp, hayata dair güzel olup da şimdi yerinde yeller esen hayatlarınızı ve anılarınızı düşünmenizdir.

 

Ananız, babanız sizlere sizin çocuklarınıza davrandığınız gibi sınırsız ve koşulsuz bir hoşgörü ile mi davranırdı?

Sensin evladım, “sen dünyanın merkezindesin” “bizler senin için varız” mı dedi yoksa aile olmanın gereği olan sorumluluklarını mı pay etti?

Çocuklar eskiden ana, baba ya da büyüklerinin yanında kıçını devirip yatabilir miydi?

Saygısızlığın adı modernlik, gevşekliğin adı özgürlük müydü?

Yine özgürlük adı altında Türk toplumunun ahlaki ve değer yargılarına kasıtlı ve planlı saldırılar yapılmadı mı?

 

Eskiden üniversiteden mezun olan marketlerde kasiyerlik ya da kuryelik mi yapardı?

Ya da şöyle soralım cevabı belki soruda bulursunuz? Eskiden üniversiteye girmek bu kadar kolay mıydı, her yerde her bütçeye uygun hatta kelepir apartman üniversiteleri mi vardı?

Üniversite kazanmak için gece gündüz çalışan, sorumluluk sahibi az sayıdaki ya da maddi mecburiyetleri olan gençler, ders çalışmadan, emek harcamadan, ana, baba parası ile  özel üniversitelere kapağı atabilecek maddi imkanları olsaydı kendilerini çalışmaya mecbur hissederler miydi?

 

Eğitimde olduğu gibi sağlık sisteminde de anayasamızın tarif ettiği eşit yurttaşlık kavramını ayaklar altına alan paraya göre sağlık hizmeti anlayışı ile vatandaşa ticari bir meta gibi bakan tüccar doktorlar türemedi mi? Toplumsal huzur, barış, gelenek  ve paylaşma anlayışımıza aykırı bu vahşi sistem, islami kurallara mı, toplumsal değer yargılarına mı, yoksa Türk milletinin özüne mi uygundur? Üzerimize hiç yakışmayan bu deli gömleğini bize kim giydirmiştir?

 

Türk milletinin en yüce, en kıymetli hasletlerinden biri olan vatani hizmetinden bile

para karşılığında muaf olma imkanı veren, “bedelli askerlik sistemi”, vatan sevgisini dahi sorgulanabilir hale getiren, çelişkilerle dolu, yoz, ayrımcı bir sistem değil midir? Bu uygulamanın, toplum katmanları arasındaki maddi ve manevi uçurumu bu kadar açmış olması kimseyi rahatsız etmiyor mu? Madem Vatan sevgisi  yüce bir kavramdır, o zaman bu sevginin tezahürü ve ispatı olagelmiş askerlik hizmetini yapmamak için para ödemek nasıl bir anlayışın ürünüdür?

Bütün bu yozlaşmanın en önemli mimarlarından biri olan “Benim memurum işini bilir.” diyebilecek kadar neoliberal sisteme hizmette sınır tanımayan o zat acaba, ahiret hesabını verebilmiş midir? Ben şahsen hakkımı helal etmiyorum.

Bu yazıyı okuyanlar içinden bana bu zatı eleştirdiğim için kızanlarınız vardır elbette. Kiminizin gerekçesi “ölenin ardından konuşulmaz” gibi ruhani veya dini sebepler olabilir. Kiminiz de eskiden nescafe yoktu, şu yoktu, bu yoktu, o yoktu, sayesinde her şeyimiz oldu diyebilirsiniz. Evet oldu olmasına da ödediğimiz, halen de ödemekte olduğumuz bedel ne oldu, değdi mi be güzel kardeşim?

 

Güzel bir atasözümüz vardır; “ Zararın neresinden dönersen kardır.” der, zarardan dönebilmek için önce zararda olduğumuzu anlamak, kavramak gerekir. Sonra sebep ve oluşum koşullarını irdelemek gerekir. O yüzden kusuruma bakmayın bu zatın yaptıkları, yaşadığımız ancak tanımlayamadığımız ya da anlamlandıramadığımız bu yozlaşmanın başlangıcıdır. Eğer yaşadıklarımızın sebebini anlamak istiyorsak bunları konuşmak, irdelemek mecburiyetindeyiz.

Zarardan dönmek elbette kolay iş değildir, emek ister, gayret ister, alıştırıldığımız tembellik ve miskinlikten sıyrılabilecek irade ister. Hazırcılıktan kurtulabilmek için özveri ister. En önemlisi bu yanlışlarla mücadele etmek, mangal gibi yürek ister.

 

 

Tabi tüm bunların olması yetmez, tüketim ekonomisinin sunduğu ürünleri alacak para, olmazsa tercihen kredi kartları, krediler vs. ile bu sahte cennetin sahte nimetlerini, yaşatmak gerekiyordu. Öyle de oldu olmayan paramızı harcadık, borçlandık, sadece biz mi? Devlet de olmayan parasını harcadı, dış borçlar uçtu gitti. Üretimin yerini sıcak para aldı, para geldi, devlet harcadı, biz harcadık hep birlikte harcadık, tembelleştik, kolaycı, hazırcı, miskin ve yoz olduk sonuçta bu kör kuyuya yuvarlandık. Eşlerinin ve çocuklarının gözüne sokulan lüks tüketim mallarını alma imkanı olmadığı için evlerinde hükümsüz, kudretsiz duruma düşürülen babalar ve bu nedenlerle yıkılan yuvalar da neoliberal sistemin öğütücü çarklarından nasibini aldı.

 

Üretmeden tüketme anlayışının yakıcı sonuçlarını  öncelikle ekonomide ve tüm alanlarda yaşamaya başladık. Bundan beş sene önce bunları söylesem uçuk kaçık, felaket tellalı, hatta çağın gerçek ve gereklerine uyumsuz geri kafalı muamelesi görürdüm elbette ama artık yolun sonunu acı bir şekilde yaşayarak hep birlikte görmeye başladık. Bunu halen görmeyenler ya neoliberal sisteme laf edip küresel efendileri kızdırmak istemeyenlerdir ya da zehirlenmenin etkisini maddi imkanlarıyla hafifletebileceğini zannedenlerdir. Uyuşturucu bağımlılığıyla, şiddet eğilimiyle, ata, ana, baba, vatan millet tanımazlığı ile bu aymazlığı dünya vatandaşlığı safsatasıyla tanımlayan, bu yozlaşmanın sonuçlarından herkes ve her kurum nasibini kaçınılmaz olarak alacaktır. Bütün bu olanlarda tek suçlu neoliberal küresel sisteme her ne pahasına olursa olsun hizmet sözü vermiş olan gelmiş, geçmiş ve dahi onlardan iktidar desteği umarak geleceklerini küresel destekte arayan liyakatsiz siyasilerdir.

 

Her sistem kendi zenginlerini, yancılarını, müritlerini yaratır, toplumun çoğunluğunun menfaatleri ya bunların umurlarında değildir ya da neoliberal zehirlenme tüm kılcal damarlarına nüfuz etmiştir. Bunların, doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı, kar ile zararı ayırt etmeye mecalleri de muhakeme yetenekleri de kalmamıştır. Kurbağa misali altı yanan kazanda haşlanırken “burası da biraz sıcak oldu” diye çaresizce sızlanmakla meşguldürler. Ancak böyle devam ederse bu gidişin sonu kesin ve acılı bir ölümdür.

 

Sorunu ortaya koyduğumuza göre çözümü de tabi ki vardır. O da hem toplum olarak hem devlet olarak yıllardır planlı bir şekilde içine sürüklendiğimiz neoliberal, bağımlı gayrımilli politikalardan hızla uzaklaşmak için toplumsal ve siyasi irade göstermek, koparılmış olduğumuz kültürel ve manevi değerlerimize ve Cumhuriyetimizin kurucu felsefe ve devrim ilkelerine amasız fakatsız sahip çıkmak, yani Cumhuriyetin fabrika ayarlarına geri dönmektir. Rehincide rehin tutulan aklımızı rehinciden alıp kullanma zamanı gelmiştir. Yanlış tercihlerimizin sonuçlarını, dünü, ya da günü kurtararak değiştirme şansı olmadığını anlamak ve sızlanmayı bırakıp yarınımızı kurtarmak için akılcı adımlar atmaktır.

 

 

Hakan EKİZ

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

İÇİMDEKİ BEN

İÇİMDEKİ BEN

Kavacık Mah. Fatih Sultan Mehmet Cad. Tonoğlu Plaza No: 3/4 - +90 532 387 73 79 - BEYKOZ - İSTANBUL

Tema Tasarım | AnatoliaWeb