Ana Sayfa Köşe Yazarları 25.07.2022 843 Görüntüleme

YENİ DÜNYA DÜZENİ NEOLİBERAL SALDIRI ARAÇLARI VE KÜRESELLEŞME (BÖLÜM 2)

 

Neoliberal saldırı sürecinin devamında ABD’nin Türk Silahlı Kuvvetleri içinde önlerini açarak terfilerini kolaylaştırdıkları ve o günler için hazırlamış oldukları, Türkiye gerçeklerini, Atatürk ilke ve devrimlerini, ve ABD’nin Türkiye ile ilgili emperyalist yıkım planlarını kavrayamamış, ego ve zaaf sahibi generallerin sahneye çıkarak Türkiye’yi  terörden kurtarma(!) zamanı gelmiştir.

 

12 EYLÜL1980 DARBESİ;

12 Eylül 1980 günü, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan EVREN ve dönemin Kuvvet Komutanları Başbakan Süleyman DEMİREL’i görevden alarak Türkiye Büyük Millet Meclisini de feshetmiştir. Hem koşulları, hem de öncesi gelişmeler değerlendirildiğinde bunun da Amerikancı bir darbe olduğu açıkça görülmektedir.

 

Darbenin yapıldığı gün, dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Paul Henze, dönemin ABD başkanı Jimmy Carter’e: “Bizim oğlanlar başardı.” diyerek Amerikancı darbeyi müjdelemiştir.

 

ABD’nin deyimiyle, “onların oğlanları başardıysa”, bunun bir de kaybedeni olmalıdır. Darbe sonrası ne hikmetse yıllardır akan kan ve terör bıçak gibi kesilmiştir! Zira içimizdeki gladyo yapılanması ile terörü yaratan ve destekleyen ABD darbenin koşullarını hazırlamış ve istediği darbeyi de yaptırmıştır. ABD’nin sevindiği darbeye, Türk halkının da sevinmiş olması ne garip bir ironidir.

 

Dönemin dar ve sığ görüşlü, general ve bürokratları zafer sarhoşu olsalar da yıllar sonra bu darbenin kaybedeninin Türkiye olduğu sonuçlarını acı şekilde yaşayarak anlaşılmıştır.

 

12 Eylül darbe yönetimi sonrasında yapılan ilk seçimle iktidara gelen Anavatan Partisi ve Turgut ÖZAL 24 Ocak 1980 tarihinde başladığı, ancak uygulamaları yarım kalan ekonomik teslimiyet projelerini 12 Eylül darbesinin baskı ve korku ikliminin rüzgarlarıyla yelkenlerini doldurarak pervasızca tamamlama fırsatını elde etmiştir. İktidar tarafından köylü, üretici ve emek yok sayılmış, onlar memleketin sırtında kambur ilan edilmiştir.

 

Cumhuriyet’in Kurucu devrim ilke ve değerlerinden ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanarak büyük büyüme başarıları elde eden, kamucu, karma ekonomik sistemden tamamen uzaklaşarak, dost! batı ülkelerinin tavsiye ve reçeteleri ile büyük bir teslimiyet ve ekonomik çürüme süreci başlatılmıştır.

 

Büyük emeklerle kurulan Kamu İktisadi Teşekküllerini (KİT) önce liyakatsiz, beceriksiz yöneticiler vasıtası ile zarar eder hale getirilmiş, bunların satılması gerektiği yönünde yeterli tepki ve kamuoyu oluşturulduktan sonra da haraç mezat satılmıştır.

 

Bu süreç yabancı sermayenin, satılan KİT’lerin bir kısım hisseleri ile Türkiye’de faaliyet gösteren, bankalar, sigorta şirketleri, karlı bazı şirketler ile stratejik şirketleri, onların para değerine göre çok ucuz fiyatlarla satın alması ile devam etmiştir.

 

Yerli malı haftaları, yerli malı kullanma bilinci yok edilmiştir.Bu konularda duyarlı ve ısrarcı olmak alay konusu haline gelmiş, geri kafalılık olarak yaftalanmıştır. Fullbright eğitim sisteminin mahsulü olan batıcı, liberal, işbirlikçi sermaye yöneticilerimiz de bu ele geçirme operasyonlarında sadakatle görev almıştır.

 

“Benim memurum işini bilir” diyerek bu anlayışı kamu hizmetlerinde hakim kılmış, kamu kurumlarının yozlaştırılması yönünde tarihi hizmetler(!) yapmıştır.

 

Siyasi partiler yasasını, siyasi istikrar bahanesi ile yine yabancı reçeteleri ile değiştirerek seçim barajı koyulması konusunda çaba sarf edilmiş, bu nedenle mecliste temsil edilmeyen bir seçmen kitlesi yaratılarak hür seçmen iradesi esir alınmıştır.

 

Milletvekili veya belediye başkanı adayı olabilmek için yereldeki ön seçim uygulaması yerine parti merkezi tarafından, partiye yaptıkları bağış miktarına göre veya ahbap çavuş ilişkisi ile  belirlenen, tabanın benimseyip desteklemediği aday adayları sistemini siyasi hayata sokmuştur. Partilere yapılan on milyonları bulan bağışların, muhakkak bir bedeli ve karşılığı vardır. Bu bedel de millet tarafından halen ödenmektedir.

 

AK Parti dönemi de ABD ve Batı tavsiyeleri ve reçeteleri ile “açılım” “yeni anayasa” “askerin vesayetini kaldırma” ve bunun gibi gerçekçi olmayan, hayali ve hamasi ataklarla başlamış hükümet kadrolarında yer almış olan FETÖ unsurlarının, mevcut ön yargıları, suistimali ile ülkeyi süratle 15-16 Temmuz 2016 ABD destekli FETÖ darbe sürecine taşımıştır.

 

Bu esnada düşmanlarımız Türkiye’nin bölünme ve yönetimini kesin olarak ele geçirmenin pususuna yatmıştır. Ancak AK parti yönetimi, ABD ve AB reçetelerinin, FETÖ kadroları ile uygulanması sonucu Türkiye’nin götürülmek istendiği uçurumu ve bu uçuruma kendisinin de düşürüleceğini  fark etmesi sonucunda büyük bir felaketten dönülmüştür.

 

Ancak halen milli bayramların kısıtlamalarla kutlanması, askeri liselerin kapatılması, askeri kurumların yetki ve sorumluluklarının değiştirilmesi ve bunun gibi birçok hususdaki FETÖ döneminin yanlış karar ve uygulamaları ısrarla değiştirilmemektedir.

 

Açılım sürecinin şımartıp, azdırdığı PKK terör örgütü ile silahlı mücadele nihayet başlamış, 15 Temmuz Amerikancı darbe girişimi sonrasında Devlet içindeki FETÖ örgütlenmelerinin de büyük oranda tasviye edilmesi ile ABD’nin Türkiye içindeki operasyon gücü büyük oranda kırılmıştır.

 

FETÖ terör örgütünün her şekilde kilitlemeye çalıştığı ancak ayağındaki prangalardan kurtulan TSK Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki ABD destekli büyük İsrail planını darmadağın etmiş, etmeye de devam etmektedir.

 

Türkiye, Savunma Sanayiindeki büyük atılımlar ve gelişmelerle de çoğrafyasında, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizindeki hak ve menfaatlerine sahip çıkmış, milli benliğine geri dönme konusunda büyük adımlar atmıştır.

 

ABD ve Batının, Türkiye’nin bölünme planındaki olmassa olmazı olan, PKK’nın siyasi temsilcisi her daim ayakta kalmalı ve desteklenmelidir. Bu Türkiye’nin bölünme formülüdür ve HDP yi ayakta tutma görevi de maalesef CHP başta olmak üzere Millet İttifakı tarafından devralınmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi ise nedense(!) ABD ve Batının Türkiye’yi bölme planlarında bu kadar önemli bir görev üstlenmiş, yıkıcı ve bölücü faaliyetleri açık ve kesin delillerle ortaya koyulmuş olan HDP yi bir türlü kapatamamaktadır.

 

Geçmişten bu güne dalından kopmuş bir yaprak gibi boşlukta salınan Türk milleti, bu esen rüzgarlarla savrulup durmuş, yaşadıklarından şikayet etmiş ancak asla sebeplerini irdeleme ihtiyacı hissetmemiş, irdelese de sonuca ulaşamamıştır. Zira geçmişte ustalıkla yönetilmiş olan algıları nedeniyle, eski defterleri kapattığı için, yakın tarihin içindeki hata ve hatta ihanetleri geçmiş defterlerin sayfalarında arama şansını kaybetmiştir.

 

Bu bir bilinç ve hafızayı canlandırma yazısıdır. Yaşadığımız hiç bir olumsuzluk kader ya da tesadüf değildir. Batının ustalıkla hazırladığı tuzakların içine düşmüşlüğün kati ve kaçınılmaz sonucudur bu durumdan kurtuluş geçmişte siyasi ve ekonomik sistemde yapılan hataların kararlı ve kesin bir iradeyle düzeltilmesi ile mümkündür.

 

Siyaset kurumu da sınıfta kalmıştır. Vatanına, atasına, geçmişine, halkına, kültürüne ve değerlerine sırtını dönmüş, ABD ve batı reçeteleri ile milleti hasta etmiş yine aynı merkezlerin reçeteleri ile tedavi etmeye çalışmıştır. Hastalığın sebebi batıdır o halde çözümü batı olamaz.

 

Saldırılar bununla da kalmamıştır batı emperyalizminin, içimizdeki işbirlikçileri güç kazandığı oranda, artarak devam etmiştir. 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 darbesinin olumsuz sonuçları sonrası, millet olarak üzerinde hassasiyetle durmamız gereken, ulus devletlerin hayatta kalabilmesinin en önemli koşulları olan aşağıdaki konularda da yeni saldırılar yapmanın koşulları Kemal DERVİŞ gibi adamların büyük gayret ve telkinleriyle çıkarılmış olan “15 günde 15 yasa” ile hazır hale gelmiştir.

TÜRKİYE’NİN GÜVENLİK TEHDİT/İHTİYAÇLARI;

 

  • Eğitimin Güvenliği,
  • Sağlığın Güvenliği,
  • Gıdanın Güvenliği,
  • Güvenliğin Güvenliği,
  • Enerjinin Güvenliği,
  • Siber Güvenlik

 

EĞİTİMİN GÜVENLİĞİ;

Yazımın ilk başında değinmiş olduğum, ABD ile ortak eğitim Fullbright komisyonlarının aldığı kararlara göre yönetilen Milli Eğitim sistemimiz, Turgut ÖZAL iktidarı sonrasında tam gaz başlayan özelleştirme furyasından da nasibini almış, her yerde, büyük bir hızla  özel okullar açılmıştır. Üstelik bu okulların sermayelerinde Batı ve yönetimlerinde de gladyo merkezlerinin ayak izleri vardır.

 

Özel okulların peş peşe açılması furyasında kasıtlı olarak devlet okulları, ödeneksiz, desteksiz ve öksüz bırakılarak halk özel okullara mecbur edilmiştir. Türkiye Anayasasının eşit yurttaşlık ilkesi ihlal edilmiş, çocukların, zengini ve yoksuluyla, aynı sıralarda eşit eğitim hizmeti almasına, engel olunmuş, büyük bir sınıf farkı yaratılmıştır.

 

Bugün çevremizde çokça gördüğümüz, toplumdan, Türkiye gerçeklerinden ve toplumundan kopuk, bireyci ve kibirli insan tipi bu okullarda alınan, kültüründen, geçmişinden kopuk yoz eğitimın eseridir. FETÖ döneminin politikaları neticesi, milli bayramlarından da koparılmış gençliğimiz artık okullarında cadılar bayramını kutlar hale getirilmiştir.

 

Bir milleti ayrıştırmanın, birbirine yabancı hale getirmenin bundan daha güzel bir yolunu bulmak mümkün olamazdı.  Millet olma, bir olma, bütün olma kültür ve bilincine açık bir saldırı olan bu eğitim sistemi ve özel okul ayrışması toplumun temellerine yerleştirilmiş bir dinamittir. Böyle bir durumda nasıl Eğitimin Güvenliğinden bahsedilebilir.

 

SAĞLIĞIN GÜVENLİĞİ;

24 Ocak kararlarıyla başlayan özelleştirme furyasından ilk olarak sağlık sektörü nasibini almıştır. Peş peşe çoğu yabancı ortaklı sağlık kurumları ve özel hastaneler açılmıştır. Devlet hastaneleri kadro, ekipman ve tesis olarak geri ve yetersiz bırakılmış özel hastanelerin önü açılmıştır.

 

Türk vatandaşları Anayasa da belirtilen sosyal devlet ve eşitlik ilkeleri kapsamında eşit sağlık hizmeti alma hakkından fiilen mahrum edilmişlerdir. Özel hastaneler ticarethane mantığı ile yapacağı karı ön plana koyan bir anlayışla hizmet vermeye başlamış, meslek etiği ve insan onuru ikinci plana atılmıştır.

 

Türk halkının sağlığı tehdit altındadır! Şeker hastalığı yaptığı bilimsel olarak da kanıtlanmış olan mısır şurubu, nişasta şekeri kullanımı neden yasaklanmamaktadır? Bu zehirlerin üretimi için dönemin ABD başkanının ricası ile Bursa Orhangazi’de kurulan Amerikan Cargill şirketinin faaliyetlerine halen neden izin verilmektedir? İnsan sağlığına zararları olan GDO’lu ve hibrit tohumlarla tarım yapılmasına neden izin verilmektedir? Türk insanının mı sağlığı mı, yoksa yabancı şirketlerin karları mı önemlidir?

 

Çok az sayıda olan milli ilaç fabrikaları siyonist sermayenin hedefi olmuş ve yabancılara satılmıştır. Ayrıca ilaç ham maddesi de yurt dışından geldiğinden dolayı ilaç fiyatları konusunda da hükümetlerin eli kolu bağlanmış özet olarak Türk halkı yurt dışından belirlenen fiyatlara göre sağlık hizmeti almaya mahkum edilmiştir. Dolayısıyla sağlığın güvenliği da her alanda ihlal edilmiştir.

 

Devamı Bölüm 3 de

 

Hakan EKİZ

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

GÖNDERİLMEMİŞ MEKTUPLAR

GÖNDERİLMEMİŞ MEKTUPLAR

Kavacık Mah. Fatih Sultan Mehmet Cad. Tonoğlu Plaza No: 3/4 - +90 532 387 73 79 - BEYKOZ - İSTANBUL

Tema Tasarım | AnatoliaWeb